Çay ve Tarihi

0
3057

Çay Tarihi

Çayın serüveni 5000 yıl öncesinde Çin’de başlar. Efsaneye göre Çin’in ilk hükümdarlarından olan Shen Nong‘un fermanları arasında sağlık açısından tüm suların kaynatılarak içilmesi de bulunuyordu. İmparatorluğunun ücra köşelerinden birinde bulunduğu bir yaz günü, imparator ve maiyeti dinlenmek üzere durur ve hizmetçiler efendilerinin buyruğu üzerine içmek için su kaynatmaya koyulurlar. Kaynamakta olan suyun içine yakındaki bir çalıdan kuru yapraklar düşer ve suya kahverengi bir renk yayılır. Aynı zamanda bir bilimadamı da olan imparator bunu görür ve suyu içince bu karışımı oldukça ferahlatıcı bulur. Efsaneye göre çay ilk olarak işte böyle keşfedilmiştir.

Japonya’nın Etkisi

Japonya’ya ilk çay tohumlarını Çin’den memleketine dönmekte olan Budist rahip Yeisei getirmiştir. Japonlar için çayın babası sayılan Yeisei, Çin’de çayın dinsel meditasyonu yoğunlaştırıcı etkisini de görmüştür. Bu nedenle, çay Japonya için daima Zen Budizmi ile de ilintilidir. Japonya’da çay saraydan manastırlara ve oradan da toplumun tüm katmanlarına büyük bir hızla yayılır.

Avrupa’nın Çayla Tanışması

Pasifik Okyanusu’na hakim olan Hollanda, deniz kuvvetlerinin de etkisiyle çay öncelikle Hollanda’nın başkenti den Haag’da moda oldu ve kilosu iki yüz doları bulan çay da böylece Avrupa serüvenine zengin sofralarından başlamış oldu. İthal edilen çay miktarının artmasıyla birlikte, satışlar artarken fiyatlar düştü ve ilk zamanlar halkın sadece eczanelerden temin edebildiği çay da zencefil ve şeker gibi diğer ender baharatlarla birlikte Hollanda’daki tüm yiyecek pazarlarına yayıldı

Çayın Kısa Tarihi

Aslı “çâ” ya da “çai” olan Çince bir sözcük; dünyadaki bütün dillere de buradan geçmiştir.

Çinlilerin çai, Türklerin çay, Rusların cháy, Perslerin çây, Arapların şay (Arapça’da ç sesi ve harfi olmadığı için bu, ş ile karşılanır), Yunanlıların tsa’-i, Japonların cha olarak yazdıkları ve aynı şekilde çay olarak ifade ettikleri sözcük, bazı batı dillerinde farklı bir isim alır.

Portekizliler chá, Rumenler ceai, Çekler, Sırplar ve Hırvatlar cai derler çaya; orjinaline sadık kalarak. Oysa İngilizler ve Macarlar tea, Fransızlar thé, İspanyollar té, Almanlar ve Finliler tee, Hollandalılar thee, Danimarkalılar ve İsveçliler te, Yahudiler ise teh demektedirler çaya. Bu isim bitkibilim (botanik)de “Çin Bitkisi” anlamına gelen Lâtince thea chinensis kavramından türetilmiştir.

Çay içilmesinin tarihi üzerine çeşitli efsaneler vardır. Bunların içinde en ilginç olanı Zen dininin kurucusu Bodhidarma’ya atfedilenidir:

Üstad yine birgün oturmuş düşünürken, farkında olmadan uyuyakalır. Yani insanların büyük çoğunluğuna özgü sıradan bilinç haline koyuverir kendini dikkatsizce. Bu yanılgı ona öyle korkunç görünür ki, tutup göz kapaklarını keser ve atar. Efsaneye göre ilk çay fidanı, işte bu göz kapaklarının düştüğü yerde yeşerir ve onun için de çay, bilgelerin hep uyanık kalmak arzusunu simgeleyen çiçek, bunun için uykuyu kaçırmaktadır.

Bir Çin efanesine göre, hükümdar Sheng-Nung zamanında (M.Ö. 2737) Çin’de çay içiliyordu. Fakat eski bir Çince sözcük, çayın ilk kez M.S. 350 yıllarında içilmeye başlandığını göstermektedir. Çünkü daha önce içiliyor ve dolasıyla biliniyor olsaydı, İpek Yolu üzerinden Çinlilerin baharat ve ipekli kumaşlar sattıkları ülkelere çok daha önceden geçmesi gerekirdi. İlk dönemlerde çay, Çin’in güney doğusunda, Hindistan, Birmanya, Endonezya ve Siyam’da yetiştiriliyordu. Çinli Budist rahipler çay yetiştirmesini bütün Çin’e ve Japonya’ya öğretmişlerdir.

Çinlilerden çayı ilk öğrenenler Japonlar olmuştur. Japon kaynaklarında çaya ilk kez 593 yılında rastlanır. Çayın yetiştirilmesi ise ancak 805 yılından sonra gerçekleşmiştir. Fakat sadece soyluların içebileceği bir ayrıcalığa sahiptir çay. Japonya’da halkın da çay içebileceği döneme gelişi ancak 17. yüzyılda mümkün olabilmiştir.

Çin’e komşu olan diğer uluslara da yayılmasıyla birlikte, 850′de Araplar, 1559′da Venedikliler, 1598′de İngilizler, 1600′de Portekizliler, 1618′de Ruslar ve 1648′de de Fransızlar ilk defa çay ile tanışmışlardır. Çayın Amerika’ya geçmesi ise ilk kez 1650 yılında olmuştur. Avrupa edebiyatında çaydan ilk kez bahseden kişi İtalyan yazar Giovanni Botero’dur ve 1590 yılında, Çinlilerin özel bir bitki yetiştirip ondan şarabın yerini tutan bir içki yaptıklarını yazmıştır.

Çayı Avrupa’ya ilk sokanlar Hollandalılar olmuştur. Sonra İngiltere’ye geçen çay önceleri inanılmaz fiyatlarla satılmıştır. Çay, Avrupa’daki hükümetlerce hemen yüksek oranlarla gümrüklendirilmiş ama yaygınlaşması önlenememiştir. İlk zamanlarda Avrupa’ya çay deniz yoluyla gelmekteydi. Fakat, deniz havasının çayı bozduğu gibi garip bir söylentiyle, tiryakiler kara yolundan kervanlarla gelen çayı tercih etmeye başladılar.

Bu çay ise transit olarak Rusya üzerinden gelmekteydi ve bir söylenti sayesinde Rusya’da büyük bir çay ticareti başladı. Rusya’da da çay içmek yaygınlaştı. Ayrıca Ruslar, çayın ayrılması, harmanlanması konusunda uzmanlaştılar.

Avrupalılar çayın tadını alınca, Çin’in elinde bulunan çay üretim tekelini ele geçirmek için kolları sıvadılar. İngilizler Assam ve Bengal’de, Hollandalılar Cava adasında çay fidanı dikmeye başladılar. Daha sonra Fiji ve Asor adalarında, Brezilya ve Teksas’ta da çay ekimine başlandı. Çay ekimine uygun iklim koşullarının olduğu Kafkas dağlarının güney batısında, Batum bölgesinde de çay ekimi yapılmış ve başarılı sonuçlar alınmıştır.

Türkiye’nin Karadeniz bölgesinde de aynı nedenle çay ekimine önem verilmiştir. Çay fidanı nazlı bir bitki değildir; çok sıcağa olduğu kadar, belli bir derecedeki donmaya bile dayanabilir. Tek özelliği limonluk iklimi denilen nemli bir hava, rutubet istemesidir.

Çay fidanının yapraklarından elde edilen bu içecek maddesi, yaprağın daldaki yerine göre değer kazanır; çayın değeri dalın ucuna doğru yaklaştıkça artar. Yaprağın daldaki yerine, yetiştirildiği bölgeye ve yaprağın işlenişine göre çayın, farklı koku, tat ve rengi vardır. İlk dönemlerde, toplanan yapraklar yumak haline getiriliyor, sonra bu yumak ateşte kızartılıyor ve kaynar suyla işleniyordu.

Günümüzde ise toplanan yapraklar bir kaç saat güneşte bırakılır, arada bir karıştırılarak iyice gevşemesi beklenir. Bu sırada meydana gelen bir mayalanma ile, yaprakların içindeki acılık veren madde yok olur. Daha sonra bir dakika kadar kuvvetli ateşte kavrulur ve top halinde yuvarlanır. Bu işlem bir kaç kez tekrarlanır ve ve çay içime hazır hale gelmiş olur. Çinliler tam bu aşamada, paketleme yapmadan önce yasemin veya buna benzer hoş kokulu çiçeklerle bir kaç saat beraber bulundurarak çaya güzel bir koku verirler.

Çay içilmesinin yaygınlaşmasındaki en önemli etkenin, onun su olmamasına rağmen susuzluğu gidermesi ve alkollü olmamasına rağmen sinirleri yatıştırmasıdır. Gerçekten de çay, içinde bulunan kafein, teobrobin ve teofilin gibi maddelerden dolayı iyi bir idrar sökücü ve baş ağrısını dindiricidir ve tıpta da kullanılır.

Fakat fazla kaynatılması veya demlendikten sonra epeyce bekletilmesi durumunda, içinde bulunan tanein maddesinin suya geçmesinden dolayı tansiyonu yükseltici bir etkisi de vardır. Bu nedenle çayı sıcak ama fazla kaynatmadan ve bekletmeden içmek yararlıdır. Demlenen bir çay ilk 5-10 dakika içinde içilirse sakinleştirici, daha sonra içilirse uyarıcı ve uyku kaçırıcı bir etkiye sahiptir.

Bütün dünya çay içmeyi Çinlilerden öğrenmiştir ama şunu da belirtmek gerekiyor ki, Çinliler -ve belki biraz da Japonlar- gibi çay içmeyi becerebilen yoktur. Çayı sıcak ama kaynatmadan içen, içine herhangi bir tatlandırıcı koymayan sadece Çinliler ve Japonlardır.

Diğer bütün uluslar çok farklı yöntemler kullanmakta, hatta kimi çay içmeyi tamamen eline yüzüne bulaştırmaktadır. Örneğin Moğollar “Çay Tuğlası” diye bir şey içerler. Bu, sıkıştırılıp sert bir kütle haline getirilmiş ve çaya hiç benzemeyen bir içecektir. Ayrıca yine Moğollar çay içerken içine tuz, biber ve tereyağı gibi maddeler de katmaktadırlar. Avrupalılar da aslında çay içmeyi bilmezler. Çay içme kültürleriyle övünen İngilizler dahi çaya limon, şeker, süt ve benzeri şeyler katarak çayın gerçek tadını bozarlar. Biz Türkler de çaya şeker katarak ve demlerken acıtarak çayın gerçek tadını bozuyoruz.

Peki çayı nasıl demlemeliyiz?

İşte size bir öneri: Demliğinize öncelikle yıkanmış ve tozu giderilmiş çayla birlikte daha önceden dinlendirilmiş soğuk su koyun. Çaydanlığa koyduğunuz soğuk suyun kaynamasıyla birlikte demliğin içindeki su da ısınacaktır. Bu yöntemle hazırlayacağınız çayın demi acı değil, aksine hoş bir tat verecektir. (En büyük hatamız demliğe kaynar su koymaktır.) Yeterince ısındığından emin olduğunuzda demliği çaydanlığın üstünden alarak bir havlu veya bez parçasına sararak bir kaç dakika bekletiniz. Daha sonra ise, servise hazır hale gelen çayı, önce su sonra dem sırasıyla bardaklara koyunuz. Şekerli çay içen biri olsanız bile bu yöntemle şeker katmadan rahatlıkla içmeyi deneyebilirsiniz.

Çayın Tarihçesi

Kökeni

Çinliler çayı 5.000 yıldan beri içmektedirler. Efsanede başlangıç belirsizdir, en bilinen olanı İmparator Shen Nung ile alakalı olanıdır. Çayı şans eseri buluşuna kadar henüz çay milattan önce 2737 yılına kadar bulamamıştı.

Binlerce yıllardır Çinliler çayı hem sağlık, hem eğlence amacıyla almaktadırlar. Hiç kimse Camellia Sinensis‘in parlak, düz, yeşil yapraklarını neyin çizdiğini bilemez, fakat popüler bir efsane bilgilerdeki eksiklikleri tamamlamaktadır.

Bir gün İmparator Shen Nung kaynamış su içmekteyken, bardağın içine ağaçtan birkaç yaprak düştü. Meraklı İmparator bunu tatmaya karar verir ve bu demlemenin hem lezzetli hem canlandırıcı olduğunun farkına varır.

Bir Hindistan efsanesi de çayın bulunuşunu Budist bir rahip olan Bodhidharma’ya yorar. Yedi yıllık uykusuzluk düşüncesine son verildiği zaman rahip son derece yorgundu. Ümitsizlik içindeyken yakınındaki ağaçtan birkaç yaprak çiğnedi ve birdenbire canlandı.

Hindistan, 19. yüzyıl öncesine kadar herhangi bir çay içmeyle alakalı kayıtları olmamasına rağmen Hindistan şu an dünyanın en büyük çay üreticilerinden biridir. Bodhidharma’nın yaprağı çiğneme tecrübesi şu ana kadar çayı genel bir olay yapamadı.

Düşünceli Budist rahip, Bodhidharma hakkında diğer bir efsane, uyanık olduğunu söylemeyecek haldeyken yere düşen göz kapaklarını nasıl fırlattığını anlatmaktadır. Çay bitkisi göz kapaklarını düştüğü yerden kaldırdı. Bu yeni bitkinin yaprakları mucizevi bir şekilde onun yorgunluğunu iyileştirdi.

Çay Japonya’ya çok tanıdık değildir, bu nedenle bu efsane en azından bir adada birden varoluşlarının açıklamasının yapılmasını sağlıyor. Hakikat biraz daha renksizdir; 9.yüzyılın başlarında geleceği gören Dengyo Daishi adında Japon bir rahip Çin’den çay tohumlarını beraberinde geri getirdi.

Çayın açık kapta şansla yapım metodu İmparator Shen Nung’a aittir. Bugün kullandığımız demleme metodu ise 4,000 yıl önce geliştirilmiştir.

Ming Dynasty (1368–1644) zamanında, Çinliler çay yapraklarını kaynamış suya batırmaya başladı. Birkaç uyarlamayla, geleneksel Çin kapaklı şarap ibriği, mükemmel bir çaydanlık haline gelmiştir.

‘Tea’ ve dünya çapında bütün yazım ve telaffuzları tek bir kaynaktan gelmektedir. ‘Te’ Çin’in Amoy lehçesine göre çay anlamındadır. Mandarin kelimesi olan çay anlamındaki ‘cha’ birkaç türetmeyle dünya çapında kullanılmaktadır.

Çay Avrupa’ya onyedinci yüzyılın başlarında ulaşmıştır. Çayın hakkındaki abartılı tıbbi iddialara rağmen, Avrupalılar kahvenin tadını tercih ettiler. Sadece birkaç soylu hizipler arasında çay popüler hale gelmiştir.

Avrupa’ya Ulaşma

17.yüzyılın başlarında Hollandalı ve Portekiz tüccarlar ilk kez Avrupa’ya Çin çayını tanıttı. Portekizliler Çin’in kıyı kesimi olan Macao’dan gemiyle, Hollandalılar da Endonezya yolu ile Avrupa’ya çayı getirmiştir.

İpek ve baharat kargoları aralarında gelen tuhaf demleme ani bir başarı değildir. Avrupalılar tadını tattılar, fakat kahvenin tadını tercih ettiler. Çayın ticaretini yapmaya başlamadan önce, kuşkulu İngiltere 1652 yılına kadar bekledi.

Ruslar eskiden beri çaya düşkündür. Rusların çayları Çin’den develerle kara yolundan getirilmektedir.

Çay sevdası Rusya’da artmaya başladı ve deve sürüleriyle Asya’ya kadar uzadı. 18.yy’ın sonunda, 200-300 trenlerle binlerce deve Çin sınırlarını geçmeye başladı.

Sibirya’dan geçen demiryolu develerin hak edilmiş emekli olmalarını sağladı, fakat develerin romantik yolculuk yaşamları Çin siyah çay harmanı kadar popüler ve hassastır ve bunlar Rus Kervanı olarak bilinmektedir.

Krallığın Promosyonu

17.yüzyıl Avrupa’sında, krallığın korumasından daha fazla ürün satılamazdı.

İngiliz Kral Charles II’nin bir Portekiz prensesi olan ve çay içme heveslisi Catherine of Braganza ile evlenmesi ile 1662’de çay içme alışkanlığı şanslı molasını edinmiştir. Catherine çayı sarayda hassas, yarı şeffaf Çin kase ve kavanozları içinde almaya başladı ve böylece saraylılarda buna uymaya başladılar.

Çay zaten pahalıydı, fakat şimdi aynı zamanda modaya da uygundu. Aniden çay bir stil ve özellik kazandı. Bilinçli soyluların gözünde, çay karşı konulmaz bir şeydi.

17.yüzyıl Avrupa’sında çay büyük potansiyeli ile pratik bir üründü. Birçok su içmeye uygun değildi. Bu nedenle, hastalıktan uzak durmak isteyenler için seçenek ilham vermiyordu: Bakterileri öldürmek için heyecan verici bir kap kaynamış su veya bira yeteri kadar güçlüydü.

Britanya ve diğer birçok ülkede, ale türü bira genel kahvaltı içeceği olmasına rağmen çay da ona alternatif olarak gelmiştir. Nihayet susamışlığı söndüren, canlandıran ve dinçleştiren çay, lezzet doluydu ve bunlara ilaveten içmesi son derece güvenli bir içecekti.

18.yüzyılda, zengin evlerde çay içme büyük merasimlerde bir fırsattı.

Değerli çay yaprakları sık sık, sadece bir anahtarı olan kilitli çay kutusunda saklanırdı. Haftada bir veya iki defa evin hanımı aile ikramlarında servis için yada önemli misafirleri etkilemek amacıyla kutuyu açardı.

Merasimlere anlam katmasının yanı sıra çayın servis edildiği güzel porselenler ailenin zenginliğini vurgulardı. Kibar bir bayanın solgun cildini ve hassas kemik yapısını sergilemek için yarı saydam saf Çin porseleni bir fırsattı. O zamanlarda bu ikisi bir bayanın saflığının ölçülmesine yorulmaktaydı.

18.yüzyılın ilk yarısında sosyal hayat, kahve evlerinin çok karmaşık olmasından dolayı çay bahçelerine yol verdi. Çay bahçeleri bir cennet görüntüsü almaya başladı: Ağaçlandırılmış bulvarlar, fenerli yürüyüşler, müzik, dans, havai fişekler ve güzel bir yemek bir fincan çaya eşlik etti.

Çay bahçeleri sadece eğlenceli değildi, sosyal bir kaynaşma sahasıydı. Bu egzotik peyzajların içinde, kraliyet ailesi ve halk birlikte gezinebilirdi.

Çay tüketimi 19. yüzyılın başlarında artmaya başladı. Moda ve düşük fiyat, arz edenlerin müşterileri tatmin etmekte zorlandıkları bir pazar oluşturdu. Çinlilerin tekelini kırabilmek için, çay ticareti boşluğu doldurmak için Hindistan’a yöneldi.

Hindistan

Çay tüketiminin 19. yüzyılın başlarında artmasıyla, Doğu Hindistan Şirketi yeni kaynaklar aramaya başladı. Çinlilerin çay yetiştirmeyi tekele aldığından beri, tek çözüm çayı başka bir yerde yetiştirmekti.

Çin çayı tohumu ile ilk denemeler Kuzeydoğu Hindistan’daki Assam’da yürütüldü. Bu denemeler başarısızlıkla sonuçlandı, buna rağmen aynı tohumlar Kuzey Hindistan’daki Darjeeling’de sonradan iyi bir şekilde yetişti.

Daha sonra 1820’de, bitkibilimciler Assam’da bazı tanımlanmamış yerli ağaçlar fark ettiler. Yaprak örnekleri analiz için Londra’ya gönderdiler. Örnekler hemen çay olarak tanıtıldı – çay Hindistan’da geçmişte bilinmeyen bir bitkiydi – böylece Hindistan çay endüstrisi doğmuş oldu.

Paketleme

1826’ya kadar çay her zaman başıboş bir şekilde satıldı. Bu da ahlaksız satıcılar için çayı katkı maddeleriyle satması için bir davetiyeydi. 1826’da John Horniman ön-mühürlenmiş, kurşun gömlekli çay paketlerini geliştirdi fakat bakkallar tarafından hemen onay görmedi. Onlar, karlarını çabucak arttırmayı tercih ettiler. Horniman, daha sonra başka bir yol denedi. Paketler üzerine tıbbi mesajlar koydu ve çayı eczacılara sattı. Eczacılar ve müşterileri ise onun bu yaklaşımına oldukça uzaktılar.

Poşet çayların kazara ulaştığı söylendi. Thomas Sullivan adında New York’lu bir çay ithalatçısı çay örneklerini müşterilere küçük ipek poşetlerde gönderdi. Müşteriler açıkça rahatlığı sevdiler çünkü yakın zaman sonra hepsi çaylarını poşetler içinde istediler.

5,000 yıldan sonra, çay tüketimi ve üretimi artmaya devam etti. Dünya çapında, kabaca her yıl üç milyon ton çay hasat ediliyor.

Şu anda uluslararası pazarları iki faktör sürdürüyor. Gelişmekte olan ülkelerde, çay içme Avrupalıların üç asır önceki almasıyla aynı nedenden ötürü benimsenmektedir: güvenli içme suyundan zevk almanın yolu olmasından ötürü. Gelişmiş ülkelerde, susamışlık için çeşitlilik ve yeni tatlar özel çayların tüketimini arttırmaktadır.

http: //www.food-info.net/tr/products/tea/history.htm
Paylaş

Kimler neler demiş?

avatar
  Bu konuya abone ol  
Bildir